1.Dünya Savaşı’nın Avrupa’ya getirdiği değişikliklerin müzikle ilişkisine değinerek kaleme aldığım “Avrupa’da Jazz”dan sonra müzik yazılarıma 19. yüzyılla devam etmek istedim. Tarihçi Hobsbawm’ın 1789’dan başlayıp 1914’e kadar uzatarak incelediği “uzun 19. yüzyıl”ı müzik açısından inceleyip farklı akımları ve coğrafi çeşitlilikleri yazabilmek tahmin edilebileceği üzere blog yazısından daha geniş çaplı bir çabayı gerektiriyor. O bakımdan bu yazıda daha çok dönemin iki önemli temasının, yani 18. yüzyılın son çeyreğindeki gelişmelerle burjuvazinin siyasi ve kültürel alanda önem kazanmasının ve Endüstri Devrimi sonrası gerçekleşen iktisadi ve toplumsal değişimlerin müziğe nasıl etki ettiğine değineceğim. Bir sonraki yazım ise, 19. yüzyılın bir başka temel dinamiği olan milliyetçiliğin müzikle ilişkisi üzerine olacak.

Viyana Filarmoni Orkestrası, 19. yy.
Viyana Filarmoni Orkestrası, 19. yy.

Müzik tarihçilerine göre 19. yüzyılda Avrupa’da müziğin kaderini belirleyen etmenlerden biri, girişimci burjuva sınıfın siyaseten ve aynı zamanda kültürel anlamda hâkim sınıf haline gelmesidir. Bunun müzikteki en önemli izdüşümlerinden bir tanesi, klasik müziğin bu yüzyılda “saray”dan yani aristokrasinin tekelinden çıkarak “şehir”e yayılmasıydı. Sarayın salonlarında verilen konserlere davet edilen soylu sınıfın hegemonyası belki görünüşte devam ediyordu ama artık daha dinamik bir sınıf, kazandığı yüklü paralar ile şehirlere konser salonları inşa ettiriyor, insanlar ise burada verilen konserlere önemli bir “soy”a sahip olmadan sadece bilet satın alarak katılabiliyordu. Tabii böyle bir ayrım yaparken genelden bahsedildiğini, aristokrasi ve burjuvazi ayrımının her ülkede keskin sınırları yansıtmadığını ve daha da önemlisi müziğin saraydan şehre genişlemesi sürecinde, sarayın da opera binaları/konser salonları inşa ettirerek sürece katkıda bulunduğunu söylemek gerekiyor. (Fakat saray salonlarında icra edilen müziğin, yine saray eliyle inşa ettirilen önemli binalara taşınması dahi bence 19. yüzyılda gerçekleşen toplumsal/siyasal değişimlerle ışık tutacak güce sahiptir.*)

Müzikteki değişim şehirde inşa edilen salonlardan ibaret değildi. Çoğunlukla aristokratik kaynakların ve ailevî bağlantıların sağladığı fon ile eğitim görüp  yaşamını idame ettiren müzisyen, bu dönemde açılan müzik okullarına gitmeye başladı. Müzik okullarının bir kısmını “modern devlet” tarafından açılan konservatuvarlar, bir kısmınıysa Paris, Viyana, Londra gibi şehirlerde çokça açılan özel müzik okulları oluşturuyordu. Bu okullarda eğitim alanlar, yukarıda bahsettiğim ve sayısı giderek artan salonlarda artık daha fazla müzisyenin sahne aldığı konserlerde sanatlarını icra ediyorlardı. On kişinin oluşturduğu oda orkestraları devri tamamen bitmemişti ama mevcudu yetmiş ile yüz kişi arasında değişen filarmonik orkestralar daha çok rağbet görür olmuştu.

Yine, bu döneme denk düşen ulaşım ağlarının genişlemesi durumu, özellikle de trenin yaygınlaşması, müzisyenlerin mobilitesine ek olarak müzik aletlerinin taşınmasına da katkıda bulunmuştu. Piyano gibi zor taşınan aletler için bu önemli bir gelişmeydi. Tren, Avrupa için sanayileşmiş ve gelişmiş bir toplum olmanın önemli bir sembolüydü. Bu bakımdan Strauss I ve II’nin Avusturya’da inşa edilen farklı rotalar için beste yapması o günün şartları için hiç de şaşırtıcı olmamıştı. (Oğul Strauss’un Viyana’yı, Avusturya’nın kırsal bölgelerine bağlayan güney tren hattının açılışından ilham alarak yaptığı beste için tıklayınız: Vergnügungszug)

Benzer şekilde litografik sistemin (taş baskı diyebiliriz) icadı, notaların daha hızlı bir şekilde basılmasını sağlayıp çok sevilen eserlerin bu şekilde satılmasının da önünü açtı. Yani müzik 19. yüzyılda bir meta haline geldi. Bu durum, sevilen eserlerin yaygınlaşmasını da beraberinde getirdi. Bu yaygınlaşmaya “popülerleşme” adı da verildi. Böylece yüksek sanat ve popüler müzik arasındaki ayrımın gitgide kalın sınırlarla çizildiği bir dönem de başlamış oldu. Örneğin, Strauss Jr.’in Blue Danube isimli eserinin notaları o kadar çok satıldı ki, müzikologlar bu eserin dünyanın gerçek anlamdaki ilk “hit”i olduğunu söylüyor.

bluedanube waltz
Vals

Tabii Blue Danube’un bu denli yayılmasını bir başka 19. yüzyıl fenomeni ile de açıklayabiliriz: Viyana Valsi. Viyana’dan çıkıp uluslararası bir popülariteye kavuşan Viyana Valsi, bugün bize pek öyle gelmese dahi, o dönemde daha ritmik, daha canlı ve dans partnerlerinin daha yakın olduğu yani üst sınıf ahlakının katı kuralcılığına karşı çıkan bir dans çeşidini simgeliyordu. Tabii zaman ilerledikçe vals, sarayın balo salonlarında da icra edilip kabul edilecek ve çok sevilecekti. Ama o zamana kadar vals, aristokratik sınıfın yaygın dansı olan, kadın ve erkeğin sadece ellerinin birbirine değebildiği Menuet’nin yanında biraz daha ‘orta sınıf ahlakı’ olarak görülecekti.

Yukarıda bahsettiğim müzikteki popülerleşme, parçaların notalarının satılmasına ek olarak müziğin kendisi ile de ilgiliydi. “Yüksek sanat” olarak adlandırılan ve tam manası ile kurallara uyularak bestelenen klasik müziğin yerine, kuralların zaman zaman dışına çıkan, içine yerel tınıların da karıştığı bir müzik bu dönemde ağırlık kazandı. Bu müzik, burjuva kültürünün dominant hale geldiği 19. yüzyılda “eğlence müziği” (entertaintment music) olarak adlandırılsa da, bugün eserlerini “yüksek sanat” olarak dinlediğimiz Chopin, Lizst gibi önemli isimler bu değişimde rol oynadılar.

Endüstrileşmiş toplumlarda müziğin nasıl değiştiğine sadece aristokrasi ve burjuvazi üzerinden bakmak biraz eksik bir yaklaşım olur. Sanayileşme ve köyden kente göçün birbirini destekleyen hikâyesinde, önceden köyde tarımla uğraşan fakat sonra kente göç ederek işçi sınıfını oluşturan kitleleri de unutmamak gerekir. Sanayileşmiş şehirlerde folk müzik tınılarının önem kazanması, işçi sınıfı açısından bakıldığında, “kirli” şehrin tam karşısında konumlandırılmış “temiz” köy yaşantısına duyulan özlemi simgeliyordu. Örneğin İngiliz işçi sınıfı uğradığı birahanelerde, geldikleri bölgenin “yerel” müziğini dinlemekten zevk alıyordu. Fakat, folk müziğin 19. yüzyılda yükselmesi sadece işçi sınıfının özlemleri ile sınırlandırılamayacak kadar geniş bir konuya da işaret ediyordu: Milliyetçiliğin yükselişi. Bu konuyu irdeleyeceğim sonraki yazımda görüşmek üzere.

 

*Müzik saraydan şehre doğru yelpazesini ve sınıfsal temelini genişletirken, bu süreçte şehrin kendisi de siyasi dinamiklerle büyüyor ve değişim geçiriyordu. Örneğin, Franz Joseph’in Viyana’daki şehir surlarını yıktırarak Ringstrasse’yi inşa ettirmesi modern şehir planlamasının gereklerini içerirken aynı zamanda yükselen burjuva sınıfının bölgede konut inşa ettirebilmesi anlamına da geliyordu. Diğer taraftan bu geniş bulvarlar ve caddeler sokağa barikat kurulmasını da zorlaştırıyor, yeni şehrin içindeki safları da açığa vuruyordu.

Kaynakça: 

Jim Samsons (ed.), The Cambridge History of Nineteenth-Century Music (Cambridge; New York: Cambridge University Press, 2001).

Derek B. Scott, Sounds of the Metropolis, The Nineteenth-Century Popular Music Revolution in London, New York, Paris, and Vienna (New York: Oxford University Press, 2008).

 

1 Yorum

Yanıt Ver

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız