“Her şey değiştikçe daha çok aynı kalıyor.”

Jean-Baptiste Alphonse Karr

 thumb_640

Ocak 1996’da Türkiye ve Yunanistan’ı savaşın eşiğine getiren Kalimnos ve Bodrum arasındaki bu hassas bölge (Türkçe: Kardak, Yunanca: Imia) Ocak 2017’de yeniden gündemimize yerleşti. Haberlerde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Kardak’ı ziyaret ettiği sırada bir Yunan sahil güvenlik botunun bölgeye gelişinin gerginlik yarattığı söyleniyordu. Tansu Çiller’in 96’da O Asker Gidecek, O Bayrak İnecek dediği Kardak Kayalıkları’nda aynı krizin bir başka versiyonunu mu yaşayacaktık? Dahası, 2016’dan başlayarak gündemimize yeniden oturttuğumuz Ege’deki ada, adacık ve kayaların belki de en sembolik bölgesinde gerçekleşen bu olaya nasıl bakmalıydık?

Meselenin ortaya çıkmasından bu yana Yunan gazetelerini takip ediyorum. Yorumların birçoğu, Türkiye’nin Ege’deki tutumunun, Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Yunanistan’a kaçan askerlerin iadesini reddeden mahkeme kararıyla bağlantısına dikkat çekiyor. Komşu Türkiye’nin siyasal otoritesinin aldığı dış politika ve güvenlik kararlarının -artık- tahmin edilemez niteliği ve Yunan yargısının siyaseten bağımsızlığı Yunan medyasında sık sık vurgulanan diğer meseleleri oluşturuyor. Yunanistan’ın durumuna yazının sonunda değinmek istiyorum. Zira, egemenliği tartışmalı adalar meselesi, bugünkü koşullarda her iki ülke için de sonu silahlı çatışma ile bitmesi istenmeyen fakat iç politikada yararlanılabilecek uygun bir zemin teşkil ediyor.

Türkiye açısından baktığımızda yenilenmiş Kardak meselesi, Yunan mahkemesinin kararına verilen bir cevap niteliğinde. Ayrıca, birçok analistin vurguladığı gibi, darbe travması yaşamasına ek olarak birden fazla cephede savaşan Türk ordusunun Ege’ye de verdiği bir mesaj. Ancak bence bu ikisinden daha da önemlisi Kardak, Nisan’da gerçekleşmesi beklenen referandum için de bir hamle niteliği taşıyor. Fakat ben bu meselenin referandumda ne yapacağı büyük bir soru işareti olan MHP tabanından daha geniş bir kitleyi hedef aldığı kanısındayım. Türkiye yaşadığı olağanüstü koşullarda hem içte hem de dışta bir savaş halinde. Fakat gerek içte gerekse de Suriye’de içinde bulunduğu bu durumu, ülkenin tamamına tam olarak anlatabilmiş değil. Bu noktada biraz genelleme yapmaya ihtiyacım var, o bakımdan şimdiden özür diliyorum. Suriye’deki operasyon için çokça “Türkiye’nin Orta Doğu bataklığında ne işi var?” diyen bir İzmirlinin Ege’deki adacık tansiyonu için aynı savaş dışı tutumu sürdüreceğini düşünüyor musunuz? Ben düşünmüyorum. Bu gerginlik, kişinin kullanacağı oya direkt bir biçimde tesir edecek güçte olmayabilir fakat her konuda birden fazla tarafa bölünen kamuoyunda küçük de olsa bir ahenk yaratacağı aşikâr. Belki bundan daha da önemlisi, Ekim 2016’da Cumhurbaşkanı’nın Lozan ve Ege Adaları konusunda söylediklerinin Lozan kısmına kesinlikle karşı çıkmış fakat Ege’de Yunanistan tarafından işgal edilmiş adacıkları hatırlatarak, bu konunun ivedilikle çözülmesi gerektiğini salık vermiş ana muhalefet partisi milletvekillerinin, Ege’de sınır kaynaklı herhangi bir tansiyon karşısında muhalif bir tutum alamayacağı/almayacağı da gayet belli. Kısacası, toplumun belirli kesimlerine ve muhalefete mesaj iletmek için Ege meselesi müsait bir zemin sunuyor.  Savunma Bakanı’nın bölgede hiçbir şekilde emrivakiye Türkiye’nin boyun eğmeyeceğinin herkes tarafından bilinmesi gerekiyor demesi ve Yeni Akit’in işgal altındaki adacık meselesini Şubat 2017 itibarıyla birden keşfetmesi bu zeminin gerektiği takdirde sıkça kullanılacağının işaretini veriyor.

Tabii bir de meseledeki diğer tarafa değinmek gerekiyor. Yunanistan, hem iç hem de dünya kamuoyuna mahkemesinin verdiği karar sebebiyle artık “tavrı çok da kestirilemeyen” komşusu tarafından tehdit edildiğini iddia ederken, Ege konusunda kendisi de hiç boş durmuyor. Ocak ayı içerisinde, işgal ettiği adalara yerleşim yapılabileceğinin sinyalini veren hükümetin Türkiye ile bir savaş hali istediği söylenemez. Fakat Atina’da da hesaplar farklı şekilde yapılıyor olabilir. Zira, Yunanistan’da yapılan son kamuoyu araştırmalarına göre görevdeki 2. yılını dolduran Syriza hükümetinin başarısız olduğunu düşünenlerin oranı %63 iken, merkez sağ parti (Yeni Demokrasi-Nea Demokratia) hızlı bir ivme ile güç kazanıyor. Ülke içinde siyasi ve iktisadi krizle boğuşan Yunanistan’ın 2017’de seçime gidebileceği konuşuluyor. Diğer tarafta Avrupa Birliği ile de sıkıntı yaşayan Yunanistan’ın, içeriye ve dışarıya mesaj vermek için hazır duran bu uygun zemini keşfetmemiş olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kısaca, yukarıda bahsettiğim tüm faktörleri göz önüne aldığımızda, Ege’deki tansiyonun 2017’de artacağını tahmin edebiliriz. Bunun taraflar için “kazan-kazan” durumuna dönüşüp dönüşmeyeceğini ise bekleyip göreceğiz.

Son bir not olarak şunu da belirtmek gerek: Tüm bunlar, Ege’deki sınır sorunlarının sadece iç politika malzemesi yapılacak değerde bir mesele olduğu hissiyatını oluşturmamalı. Neredeyse son yüzyıla yayılmış bu sınır sorunları önemsenmediği takdirde Türkiye’yi Akdeniz’de hem stratejik hem de iktisadi olarak sıkıntıya sokacaktır. Ne var ki, şu anki konjonktürde Ege’de olanlar bu çetrefilli dış politika sorununu çözmeye yönelik bir ‘gündeme getirme’ girişimi olmaktan çok uzak görünüyor.

Yanıt Ver

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız