Son on yıllarda Ege kıyıları, siyasi kriz ve savaş bölgelerinden gelen insanların yeni ve güzel bir hayat kurmak umuduyla Avrupa’ya iltica etme serüvenlerindeki en önemli geçiş noktalarından birini oluşturuyor. Suriye iç savaşı ile göç etmeye çalışan insanların milliyetinin değiştiğini ve özellikle Türkiye’deki Suriyeli mülteci sayısı göz önünde bulundurulduğunda yoğunluğunun da arttığını net bir biçimde söyleyebileceğimiz bu tehlikeli yolculukta, neredeyse gün aşırı şekilde batan ve hayatını kaybeden insanların haberlerini izleyip okuyoruz. Aylan Kurdi’nin tüm dünyada çokça ikiyüzlü bir infial yarattığı o hazin fotoğrafından sonra ise, dikkatlerin iyiden iyiye Türkiye’nin Ege kıyılarına ve bu kıyıların hemen karşı tarafındaki Yunan adalarına çevrildiğini söyleyebiliriz.

Ege Adaları ve Türkiye anakarası arasındaki ilişkilerin önemli bir kısmını oluşturuyor göç. Bu bakımdan, tam da dikkatler bu yöne çevrilmişken, bunun bir başka tarihsel örneğine değinmek istedim. Çünkü bugün Orta Doğu halkları Ege adaları üzerinden Avrupa’ya geçmeye çalışırken, yaklaşık 70 yıl önce, yani İkinci Dünya Savaşı sırasında, ada sakinleri Türkiye’ye geçip oradan da Orta Doğu’daki (Mısır ve Suriye’deki) kamplara gidiyordu. Tarih sürprizlerle dolu değil mi?

2. Dünya Savaşı Sırasında Ege (Wikipedia)
2. Dünya Savaşı Sırasında Ege (Wikipedia)

Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan mübadele sırasında Ege adaları ve Türkiye ana karası arasında sayısı azımsanamayacak kadar insan yer değiştirdi. 1923 yılında ise Lozan Antlaşması ile Ege Denizi’nde içinde Türk, Yunan ve İtalyan egemenliğinin bulunduğu üçlü bir yapı ortaya çıktı. Bu yapıda, Türkiye’nin Batı Anadolu sahillerinin tam karşısında yer alan ve yetkililerin “sabah öten horozun karşı kıyıdan duyulabileceği yakınlıkta” şeklinde tarif ettiği Ege adalarının kuzey kısmı çoğunlukla Yunanistan’ın, güney kısmı ise İtalyanların oldu.

Bu birbirine yakın alanlardan oluşan coğrafyada 1920’ler ve 1930’lar boyunca göç dalgası hiç sona ermedi. Özellikle 1930’larda, İtalyan hâkimiyetindeki Oniki Ada’daki yönetimin günden güne otoriterleşmesi ve askerîleşmesi adalarda yaşayan Türkleri ve Yunanları karşı kıyıya göçe zorladı.

Adalar nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Yunanların göçü, Ankara’yı aynı zamanda diplomatik bir sıkıntının içine de sokuyordu. Türkiye adalı Türklere oturma izni verirken, Yunanlara vermiyor, Yunanistan zaman zaman bu göçmenleri İtalyan vatandaşı oldukları gerekçesi ile istemiyor, İtalyanlar kaçan insanları geri istiyor, Yunan mülteciler ise can güvenliklerinin olmadığı gerekçesi ile geri dönmeyi reddediyorlardı. Ankara’daki yetkililerin zaman zaman “Acaba bu insanların Kuzey’deki Yunan Adaları’na kaçmalarını desteklesek mi?” gibi tartışmaları dahi oluyordu! Bu fikirlerden, Yunanistan ile diplomatik bir krize yol açabileceği sebebiyle vazgeçilirken, şansı yaver giden Yunanlar, soluğu Mısır’da alıyordu. (Oradan Avustralya’ya göç edenler de oluyordu). Mısır ve Avustralya’da bu şekilde çeşitli Oniki Ada cemaatleri oluşmuştu, hatta Avustralya’da hâlâ adalı bir topluluk da mevcut.

Bu durumun iyice akut bir hale gelmesindeki en önemli etken kuşkusuz İkinci Dünya Savaşı olmuştu. İkinci Dünya Savaşı sırasında adalarda yaşanan açlık ve savaş sonucunda adalılar küçük sandallarla karşı kıyıya akın etmişti. Üstelik çoğunluğu Nazi işgali altındaki adalarda, Almanlar kendilerini de besleyemedikleri için bu kaçışa izin veriyordu. Bir taraftan sivil halk, bir taraftan da hem İtalyan hem de Alman askerleri adalardan kaçıp Türkiye’ye sığınıyordu.

Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bu mültecilerin ve enterne edilmiş askerlerin yerleştirildiği çeşitli kamplar vardı. Ancak bu durum Türkiye ve müttefikleri arasında sıkıntıya yol açıyordu. Türkiye, bu kadar mültecinin ekonomisine yüklediği zarardan rahatsızdı ve bunun için dış yardım talep etmişti. Hatta bir dönem, bu mültecileri kesinlikle kabul etmeyeceğini, sadece batma-fırtına gibi zorunlu durumlarda teknelerin limanlarına yanaşmasına izin verebileceğini söylemişti. Bu kararını da dönem dönem uygulamıştı. Zaten, belgelerden anlaşılıyor ki, mülteciler de Türk kamplarının şartlarından şikâyetçiydi, Türkiye’de kalmak istemiyor, Müttefik Devletlerin Mısır ve Suriye’deki kamplarına gitmek istiyorlardı. Birçoğu da zaten, gerekli işlemler tamamlandıktan sonra naklediliyordu.

Bu adalıların birçoğu, 1945’te savaş bittikten sonra İngilizler tarafından tekrardan adalarına nakledildi, ancak ne bölgedeki savaşlar, ne de adalar ve Türkiye arasındaki göç son buldu. Bugün göçün yönü ve insanları farklı, ancak tarihsel deneyimler bize bu farklılıkların yanı sıra, birçok benzerliği de –maalesef- sunmaya devam ediyor.

*Buradaki bilgilerin çoğu doktora tezimden alıntıdır: Hazal Papuççular, “War or Peace? Dodecanese Islands in Turkish Foreign and Security Policy, 1923-1947” PhD Dissertation, Boğaziçi University, 2015.

1 Yorum

  1. Sayın hazal …
    Yazılarınızı dikkatlice okuyorum, özellikle ege dahil orta akdenizde tarihte yaşanmış olaylar ve bu olayların etkisinden bahsediyorsunuz ve gördüğüm kadarıyla amacınız bu olaylar üzerinden günümüz iç ve dış siyasetine ışık tutmaya çalışıyorsunuz. Ama gördüğüm kadarıyla siz tarihi anlatıp günümüz üzerindeki yansımalarını tespiti biz okurlara bırakmışsınız yani düşünme işlevini ( zor bir işlev) bize bırakmışsınız.
    Tabi sizden daha uzun yazılar yazmanızı bekleyemem sonuçta okunmasını istiyorsunuz.
    Emeğiniz için teşekkür ederim.

Yanıt Ver

Lütfen yorumunuzu yazınız
Lütfen adınızı yazınız